Puronun Ölümü

Bir sene oldu, pipoya merak saldım. Ayrı bir macera, dokunulacak bir sürü farklı pipo, dudaklara değecek ebonitler, akrilikler… Tabi tadılacak bir sürü yeni tütün. Yalnız, puronun ölümü benim pipoya başlamamla ilgili sanıyorsanız; değil.

Bunu her çömez puro aşığı gibi insanlara anlatmaya çalıştım: “Puro çok kişisel bir olaydır. Bakın büyükler de neler neler demiş. Hayır efendim, ciğere çekilmez. Senin o arkadaşın çekiyor diye çekilmez. ‘Cohiba’, dünyanın en iyi purosu değil. Hayır, purolar o kadar pahalı değiller. Efendim, sahte o puro! Çünkü bundan, çünkü şundan…” Hatta Kadıköy’de bir pipo satıcısında sahte Cohiba Siglo IV görmem ile birlikte orada yarım saate yakın otantik Cohiba, sahte Cohiba ayrımlarını anlattığım ve haklı çıktığım bile oldu. Neyse ki devamında bir saate yakın hoşsohbet ettik. Ben onların pipo hakkında söylediklerini hiç sıkılmadan dinledim, onlar da beni öyle dinlemişlerdi zaten.

Geçenlerde çömez puro âşıklığımı utanmadan, kendi kendime amatör pipo âşıklığına terfi ettirdim. Bu rütbede artık millete puroyu anlatmıyoruz. İnsanların dişleri arasında tuttuğu puro ya da her neyse maddelere bakıp gülümsüyoruz, yalan yanlış bilgiler anlatanlara, işkembeden sallayanlara onaylayan mimikler yolluyoruz. Puroları sigara gibi tutanlara -arkadaş parmağın yorulmuyor mu?- ya da “sigarillo”ları işaret ile orta parmağı arasında ezip biçenlere -kırılacak biraz sonra- içimizden içimizden kahkahalar patlatıyoruz.

Konuşsak tesiri yok, sussak nereye kadar? Dayanamadım sonunda. Stajımın ilk günü… Prodüksiyon şirketi… İşyerinde çok tatlı, cana yakın, birkaçını okuldan tanıdığım insanlar var. Gayet mutluyum. Ancak pek isteyerek gitmediğimden de biraz “aman yaa” hâlindeyim. Yine de kendimi hiçbir konuda ağzımı açmayacağıma dair tembihlemişim. Hele politik konular, hele sinema, hele tiyatro, aman hele puro!

“ ‘Ego’ doldurmak öldürür.” Günün akşamına doğru tahminime göre çekilen programların yönetmeni ve patronun da yakın arkadaşı olan kişi ofise teşrif etti. Zaten onlar ofise gelemez, teşrif edebilirler, rütbe meselesi… Aslında öyle bir hâl yok, adamın günahını almayayım da yine de ‘ego’ öldürür. Buradan da “Markus Antonyus” a ve onun Sezar’ın ölümünden sonraki konuşmasına selam çakıyorum.

Benim pipom ve pipomun çanta, çakmak gibi yandaşları; on üçüncü kattaki ofisimizin balkonunda duruyorlar. Arada çıkıp içiyorum ve kolay olsun diye orada bırakıyorum. Güneşin en tepede durduğu noktayı belledim ve pipo ekibini gölge sınırının hizasına aldım. Vicdanım rahat. Arada söndürmeyip içeri geçtiğimde pipoyu rüzgâr içiyor ama ne yapalım. Rüzgâr da fena içiyor ama; hiç yanmamış ya da yarı yanmış çamur olmuş tütün bırakmıyor.

Kurgu sürüyor, sürüyor… Yönetmen dibimizde. Yönetmen bizim okuldan mezun ya da belki hâlâ mezun olmamış olan kurgucu abiyi izliyor, ben de yönetmeni izliyorum. Hâl ve tavırlarına kendimce fitil oluyorum. Mola veriliyor. Yönetmen, kurgucu abi ve ben balkona çıkıyoruz. Yönetmen masadakileri görüyor ve sorup şaşırıyor. Sorup şaşırmak çok güzeldir. Naiftir. “Masadaki puro kimin, pipo kimin?” diyor. Kurgucu abi de “Arkadaşın.” diye cevap veriyor. “Bir türlü içmeyi beceremedim pipo içmeyi, temizlemesi filan.” şeklinde devam ediyor Yönetmen. Gülümsüyorum ve sohbet nerelere varacak diye merak merak üstüne bindiriyorum. Sohbet puroya geliyor. Yayıldığım sandalyeden doğruluyorum ve bıçak açmayan ağzımı “cutter” ile açıyor, suskunluğumu kesiyorum: “Ne içiyorsunuz yani marka olarak?”

Heyecandan mıdır, uzun süre konuşmamaktan mıdır soru cümlemin yarısı dudaklarımdan diğer yarısı soluk borumdan çıkıyor. “Cutter” dandik… Yönetmen; “Sette büyük içilmiyor. ‘Moods’ içiyorum.” diyor. Sette puro ya da “sigarillo”sunu tüttüren bu ilk yönetmen abiyi unutmayalım. Yazının ilerisinde çiftleyeceğiz. Piyasayı gezsek “çiftlemek” sıfırlanır ya neyse… “Büyükleri akşam içiyorum.” diye devam ediyor.

Rütbemin yavaş yavaş düşmesi gerektiğine karar veriyorum. Çok gerginim ve bir soru daha soruyorum: “Hangi markaları beğeniyorsunuz?”. Yönetmen; “Habanos” diye kestirip atıyor. Kestirir zaten, kesemeyebilir puroyu. Şimdi burada “Habanos” demesi aslında kötü değil, gayet güzel. Belki de kendine bir kulvar belirlemiş olabilir. Puro kitaplarında da geçer ya; “Bir puro vardır bir de ‘Habanos’”. Ancak ben yine de o “Habanos”lar arasından tümdengelime varmak istiyorum ve bir soru daha soruyorum: “Habanos da hangi markalar?” Cevap; ortada, karşımızda sessizce bizi izleyen kurgucu abinin bakışları arasında hızlıca geliyor: “Marka değil, markasız; Küba’dan özel alıyorlar.” diyor. Şimdi… Öyle bir noktadayız ki yazarken yine ellerim titremeye başlıyor. Acilen yeni bir paragrafla devam etmemiz gerekiyor.

“Marka değil, markasız; Küba’dan özel alıyorlar.” çok puro-sosyolojik (!) bir cümledir ve incelenmesi şarttır. Başlangıçtaki yan cümle olan “Marka değil, markasız” saçmalamasına ayrı olarak sonra bakalım ve önce “Küba’dan özel alıyorlar.” a odaklanalım. Puro konusunda bilgi eksikliği varsa sosyal statülerden her anlamıyla en çok “para” edeni öne çıkar. Burada da yönetmenimiz arkadaşlarının ya da belki özel dostlarının ona getirdiğini söylüyor. Bakın… “getiriyorlar” demiyor. “alıyorlar.” diyor. Çünkü o istemeden ona hazır olarak geldiğini söylüyor ve masaya yumruğunu koymuş oluyor. Cümlenin çoğul oluşu da arkadaş ya da iş çevresini gizliden gizliye genişletmekte öte yandan yalanını da biraz daha pekiştirmektedir. Cümle içindeki “Özel” kelimesine takılmayacağım, çünkü durum zaten yeterince içler acısı bir noktada seyrediyor.

Şimdi de “Marka değil, markasız” kısmına dönelim. Öncelikle; markasız puro var mıdır, vardır. “Bundle” vardır. Benim “Bundle mı?” şeklindeki belki de anlaşılamayan soruma aldığım “Hayır, özel!” şeklindeki tekrarlayıcı ve tersleyici yanıt bu seçeneği öldürmüştür. O zaman bu “Custom Blend” diye bahsedilen purolar da olabilir, bırakın Küba’dakileri direkt Türkiye’deki tezgâhlarda satılan çöp ötesi şeyler de olabilir. Bu içler acısı noktada, bu cahillikte hangisi olduğuna siz karar verin. “Custom Blend” bile olsa bu puronun dünyasına hiç girmemiş bir adamın, “Cohiba” yakıp “Peeh…” yapmasından farksız bir durum olmayacaktır.

Peki ben yönetmene içimden “cahil” diyerek haksızlık yapmıyor muyum? Yapmıyorum. Çünkü yönetmen bir cümle daha kurdu ve ben on üçüncü katta bir sürü apartmanın ve mavimtırak bir dokuyla çok uzaklardan denizin oluşturduğu manzaraya bakarak bir cevap verdim. Yönetmen, büyük oynadı ve “Zaten iki üç marka var.” dedi. Ben de daha alt perdeden ama bu sefer soluk borusundan değil, gayet emin ve kararlı belki biraz da alaylı “Otuz üç marka var.” dedim.

Sessizlik oldu, içeri geçtik. İşimize devam ettik. Bu saatten sonra “Bu iş nasıl böyle devam edecek. Kerem ‘Sıçtırtma purona, niye ağzını açtın yine’ diye” kendimi kendimi yerken bir de baktım ki yönetmenle aramız daha iyi oldu. Ben kendimi daha iyi ifade etmeye başladım, yönetmen de benimle sohbet eder oldu. Tabi bu bir formül değildir ve iş hayatınızı sonlandırabilir. “ ‘Ego’ doldurmak öldürür.” evet ama “Dili tutamamak sizi üzebilir ve iş hayatınızı bitirir.” de diyebiliriz.

“Aklınızda tutun, çiftleyeceğiz.” demiştik. Başka bir yerde staj yapan arkadaşımın anlattıklarından hareketle “çiftliyoruz”, hayırlısı olsun. Reklam seti, bir yönetmen, bir görüntü yönetmeni, bir kamera birinci asistanı ve kamera ikinci asistanı olan arkadaşım… Evet, zaten fıkra gibi…

Işıkçılar çıldırmış, saat geldiğinde gideceklerini söylüyorlar. Yönetmen ve görüntü yönetmeni, kimin daha aptal olacağı hususunda büyük uğraşlar vermekte, “Red One” hakkında atıp tutan ancak bir bok bilmediğini fark etmeden belli ettiren kamera birinci asistanı, arkadaşa “Bak bu Red!” gibi cümleler kurmakta ve sözüm ona dersler vermekte. “Sette sakız çiğnenmez.” diyerek arkadaşı azarlayan yönetmenin ağzında, “greenbox” çekimi esnasında, setin ortasında tüten bir puro.

Puro demişiz, “Che” diyecektik. Havana purosu, koleksiyon sürüm “Che” değil. Bildiğin Türk işi, Nikaragua çişi; “Che”. Mütemadiyen ağzında. Tütüyor ve her manasında ortalığı “bok” götürüyor. Ardından yapımcı, arkadaşı yanına çağırıp yönetmene kendi humidorundan bir puro veriyor ve yönetmen bu “canonazo” puroyu tüttürmeye devam ediyor. Arkadaş anımsamadığı için onun verdiği ipuçlarına dayanarak, etiket renk ve desenlerini düşünerek -beyaz renk, sarı kahverengi detaylar, içilecek kısmı kapalı, büyük boy- eğer bildiğimiz bir marka ise “Rafael Gonzales” ya da “Davidoff” olduğuna kanaat getiriyoruz. Neyse, her halükarda yönetmeni “Che” den hiç olmazsa orası burası kendiliğinden kesik olmayan bir puroya istemeden ve farkında olmadan terfi ettiği için kutluyor ve artık sadede geliyoruz.

Bu puro ki galiba, etrafta ilgilenen adam yoksa insanın itibarına oturur ve yaşayabildiği kadar onunla yaşar. Hele ki puronun az bilindiği ve “zenginlik ve itibar” kavramlarını bütünleyen bir ürün olarak haddinden daha fazla anıldığı bizim toplumumuzda. Çıkarırsın, en dandik çakmakla ya da “Al, bak, usul ise usul.” diyerek “KAV, ortalama 40 çöp” kibritle yakarsın. Orası burası yamuk yansa da o bir şekilde gider, biter.

Öte yandan birinci yönetmenimizin “İçmeyi bir türlü beceremedim.” cümlesini dikkate alırsak pipoyu bu konuda dikkat edilmesi gereken bir yere koyabiliriz. Puro da kontrol ister ama… Pipo; kontrol ister. Puroyu çekersin, duman gelir. Pipoyu usulüne uygun olmadan çekersen söner. Astım aleti kullanıyormuş gibi çekersen de duman duman üstüne… Hazne deli gibi ısınır, tutamazsın, rezil olursun. Ayrıca hemen biter. Tadı da acayipleşir, kokusu da.

Sırf çok sevdiğim için onlar üzerinden karşılaştırma yapmak istiyorum, kesinlikle aşağılamak için değil: Puro, başaramasan da sana hava verir. Sevimlilik katar yapıda bir Golden Retriever ile takılmak gibidir. O öyle gider kendi kendine, milleti kendine çeker. Pipo ise bir Alman Çoban Köpeği asilliğinde emin ellerde olmak ister. Sahibini anlamazsa kontrolden çıkar, seni dinlemez ve rezil eder. Kusura bakmayın ama AÇK kazanır.

Ali Kerem Gülermen
24 Haziran 2011

Bir Cevap Yazın